Days in Belgium

Standard

Bir önceki yazımda vize işkencesi diye boşuna yazmamışım. Gerçekten de işkence haline dönüştü çünkü!

Vfs’nin sitesinden başvurumuzun sonuçlandığını öğrenip 1 hafta sonra pasaportlarımızı almaya gittik. Bizi bekleyen kötü sürprizden haberimiz yoktu:( Bütün otel rezervasyonlarımız sevgilimin adına yapılmıştı, uçak biletlerimiz rezervasyon değil hepsi biletlenmiş, ücreti ödenmişti. Buna rağmen bana “çok girişli” vize verirlerken sevgilim seyahat planının inandırıcı olmaması gerekçesiyle red aldı. O gün bütün tatil planlarımızın suya düştüğünün farkında değildik çünkü itiraz hakkımız olduğunu öğrendik ve konsolosluktan randevu alıp itiraz edince sorun çözülür diye düşündük. Bu kadar saçma bir red gerekçesi de olamaz, herhalde bir yanlışlık olmuştur diye bekledik ama konsolosluktan herhangi bir dönüş olmayınca bir sürü ceza ödeyerek tüm otel rezervasyonlarını ve uçak biletlerimizi iptal ettirmek zorunda kaldık:(

Bu arada bir detaydan bahsetmek istiyorum. Bizim zamanımız biraz kısıtlı olduğu için Barcelona’dan Nice’e geçerken trenle çok zaman kaybetmek istemedik ve EasyJet’ten uçak bileti almıştık. Biz bileti iptal etmek istediğimizde ücretin kesinlikle iade edilemeyeceğini, ceza ödeyerek ileriki bir tarihe alabileceğimizi belirten EasyJet, uçuş tarihinde bize mail yoluyla uçuşun “hava trafiğindeki yoğunluk” sebebiyle iptal olduğunu ve uçuşumuzu başka bir tarihe alabileceğimizi ya da ödediğimiz ücretin tarafımıza iade edilebileceğini bildirdi. Bir daha da EasyJet’le işim olmaz, sizi de uyarmak istedim. Bana yoğun hava trafiği falan pek inandırıcı gelmedi açıkçası. O tarihte Barcelona’da olsaydık da EasyJet yüzünden çok mağdur olucaktık.

Sonuç olarak biz de 1 haftalığına Kıbrıs’a gitmeye karar verdik. Kıbrıs artık bizim vazgeçilmez tatil yerimiz oldu. Biraz dinlenme, biraz deniz, kum, güneş ve biraz da kumar:) Kıbrıs’ın en yeni otellerinden biri olan Noah’s Ark Deluxe Hotel’i seçtik. Ben zaten bu oteli görmek istiyordum çünkü Bafra bölgesinde denizin Girne tarafından daha temiz olduğunu biliyordum. Çok da güzel bir tatil oldu. Oteli de Kıbrıs düşünenlere kesinlikle tavsiye ederim. Girne, Lefkoşa gibi merkezlere uzak ama otel çok güzel olduğu için biz hiç sıkılmadık ve hiç otelden dışarı çıkma gereği duymadık. Bol bol dinlendik. Otelle ilgili tek olumsuzluk wireless’ın ücretli olmasıydı. Yıl 2013 olmuş, herkesin işi gücü var, bugün kahve içmeye gittiğimiz yerde bile wireless varken, internetten kopuk yaşayamayacağımıza göre neden hala wireless’ı artı bir hizmet olarak gördüklerini anlayamadım.

Ama yazımın asıl konusu ne İspanya, ne de Kıbrıs:) Başlıkta da yazdığım gibi yazımın konusu Belçika. Hazır çok girişli Schengen vizesi almışken ben de değerlendirmek istedim. Yıllık iznimden sonra ilk double off’umda Belçika’ya, kardeşimin yanına gittim. Haziran sonunda olmamıza rağmen Belçika’da hava hala 17 derece civarındaydı ve hava durumu yağmurlu olmayacağını söylese de maalesef yağmurluydu:( Aslında ‘Kış’ yazımı okuyanlar bilir, ben yağmuru, soğuğu severim. Burada 30 dereceleri görmüşken orada sonbahar havası yaşamak da hiç fena gelmedi. Ama hazırlıksız yakalanmak kötü oldu. Toms’larıma su girdi, sandaletlerimi zaten hiç giyemedim bile. Brugge’e gittiğimiz gün trenden inince yağmuru görünce üstüme tren istasyonundan hırka almak zorunda kaldım. Sonra şemsiye alma bahanesiyle birkaç mağaza da gezdim, araya alışverişi de sıkıştırdım:)

Daha önce Belçika’ya gittiğimde Leuven ve Bruksel’i gezmiştim, kardeşim zaten KU Leuven’de okuduğu için Leuven’de yaşıyor, o yüzden bu sefer gezmeye Brugge’den başladık. Leuven tam bir öğrenci şehri. Heryerde bisikletli insanlar var. Hatta tren istasyonun yanında bizim kapalı kat otoparklarımız gibi çok büyük bir bisiklet parkı vardı. Hayatımda hiç bu kadar bisikleti bir arada görmemiştim. Tabii ben de yıllar sonra bisiklete bindim:) Alışık olmadığım için kırmızı ışıkta bisikletimle önde beklerken arkamda arabaların olması biraz garip bir his oldu. Ama kavşaklar dışında her yerde bisiklet yolları var.

Leuven’den Brugge trenle 1 saat 15 dakika kadar sürüyor. Hepsi çok küçük şehirler ve çok güzel haritalar yapmışlar. Haritada en turistik, gezilesi görülesi yerlerin yanısıra “Place to kiss” ibaresiyle çiftlerin gitmesi gereken romantik yerler de gösterilmiş:) Biz Brugge’de tarihi Belfort kalesine çıktık, DLissinghe diye 1515’e dayanan tarihi bir pub’da biralarımızı içtik, sonrasında da süper bir waffle yedik. Lorenzino Brugge’de en güzel waffle yapan yermiş. Ama orijinal Belçika waffle’ı bizim anlayışımız gibi değil, üzerine çok fazla malzeme ekleyince ‘tourist waffle’ oluyor. Ben muzlu ve beyaz çikolatalı yedim gerçekten süperdi. Brugge’de çikolata müzesi de vardı ama kardeşim oraya daha önce gitmişti, bizim de zamanımız kısıtlı olduğu için oraya gitmedik. Bir de Belçika’nın patates kızartması meşhur tabii ki. Değişik değişik soslarla patates kızartması da yemeden dönmedim:)

İkinci günümü de Brüksel’de geçirdik. Brüksel de Leuven’den trenle 20 dakika kadar sürüyor. Brüksel’de hava bir önceki güne göre daha iyi olsa da yine de asla yaz gibi değildi:) Kuzey Avrupalılar yaz yaşamıyor diye onların adına da üzüldüm açıkçası:) Bu arada bir önceki gidişimde Belçika’da hiç Starbucks görmemiştik, bu sefer Brugge ve Brüksel’deki tren istasyonlarında Starbucks açılmıştı. Bizim markamızın da Belçika’da hiç mağazası yok, ama Brugge’de Zara’ya girdim tabii ki:) Belçika’da insanların bizim gibi trendleri takip etme, ‘fashionable’ görünme, modanın gerisinde kalmama gibi dertleri pek yok. Gençler de (özellikle kızlar) bizlere göre oldukça özensiz giyiniyor. Bu yüzden de sanırım Stradivarius gibi ‘fast fashion’ satan mağazalara pek ihtiyaçları yok. Ama belli mi olur belki bir sonraki gidişimde Stradivarius da açılmış olur.

Brüksel’de dikkatimi çeken bir olay vardı, ondan bahsetmek istiyorum. “Dinner in the sky” sanırım bu uygulama İstanbul’da da varmış, ben hiç görmedim İstanbul’da ama google’dan bulabilirsiniz. Bir vinç uzunca bir masayı ve etrafındaki sandalyeleri 55 metre kadar bir yüksekliğe çıkarıyor ve havada akşam yemeği yiyorsunuz. Kardeşim insanların gelinliklerle yemek yediklerini söyledi, sanırım düğün yemekleri, evlenme teklifleri gibi durumlarda tercih ediliyor:)
Brüksel’in de Delirium Pub’ı meşhurmuş. 2004 yılında 2004 çeşit birayla Guinnes rekorlar kitabına girmiş. Delirium’da da ben 2 çeşit bira denedim. Bu arada bu kadar çeşit arasında karar vermek de biraz zor oluyor. Barbar diye ballı bir bira ve Kriek (vişneli bira) benim favorilerim. Bir de adını hatırlamıyorum ama elmalı bir bira içmiştim, onu da çok beğendim.

Bana Belçika gezisi çok iyi geldi. Bu sefer vaktim çok sınırlı olduğu için Hollanda’ya falan geçemedik. Ama vaktim olsaydı bu kez de Fransa’ya geçmek isterdim açıkçası:) Schengen vizeniz varsa trenle çok rahat geçiş yapılabiliyor. Geçen geldiğimizde trenle 3 saatte Amsterdam’a gitmiştik. Umarım yıllık iznimin 2. haftasında da bir yurtdışı seyahati fırsatım olur:)

Yazımı Brüksel’den birkaç fotoğraf paylaşarak bitirmek istiyorum.

20130626-234109.jpg

20130626-234220.jpg

20130627-112400.jpg

20130628-144114.jpg

20130628-144143.jpg

20130628-144205.jpg

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s